Posted by: revival on: Temmuz 2, 2009

şimdilik, yeniden buralardayım…
sevgiler
Posted by: revival on: Şubat 15, 2009

sordum, niçin nazlısınız ?
dedi; bu tedbir almaktır.
sordum, tedbirin gereği ne ?
dedi; aşkı yoklamaktır.
sordum, buna gerek var mı ?
dedi; bu işte lazımdır.
sordum, gönlünüz geniştir
dedi; gönülsüzler vardır.
sordum, zayıflar ne olacak ?
dedi; vefa, taşımaktır.
sordum, mahrum olan kimdir ?
dedi; münkir, münafıktır.
sordum, mahrumiyet neden ?
dedi; bu, bir Hükm-i Haktır.
sordum, çözmek nasıl olur ?
dedi; kalbi boşaltmaktır.
sordum, kalbin işi nedir ?
dedi; aşkla ağlamaktır.
sordum, aşkın sırrı nedir ?
dedi; yarde yok olmaktır.
sordum, yarin istediği nedir ?
dedi; samimi olmaktır.
sordum, samimiyet nedir ?
dedi; hep yare bakmaktır.
sordum, bu nasıl olacaktır ?
dedi; nefsi bırakmaktır.
sordum, asıl dava nedir ?
dedi; has kulluk yapmaktır.
sordum, bunu yolu nedir ?
dedi; Habibe (sav) uymaktır.
sordum, tavsiyeniz nedir ?
dedi; zikre sarılmaktır.
sordum, zikrin aslı nedir?
dedi; Allah’LA olmaktır.
sordum, buna çare nedir ?
dedi; dostunu bulmaktır.
sordum, dostlar neyi sever ?
dedi; hizmete koşmayı.
sordum, hizmetten gaye nedir ?
dedi; nefsini kırmaktır.
sordum, işin aslı nedir ?
dedi; mert insan olmaktır.
Şair:Selvi.
Posted by: revival on: Ocak 14, 2009

Yaşama mücadelesi veren ve yarınlara ulaşmak isteyen her millet, ancak, kendi güç kaynaklarına, kendi mana köklerine, kendi dînine, kendi îmânına, kendi azmine dayandığı ölçüde mevcûdiyetini devam ettirebilir. Aksi takdirde, ne ayakta kalması ne de varlığını sürdürmesi mümkündür. Ya biz bugüne kadar öyle mi yaptık? Yıllar var ki, kanımızı emen, canımızı çıkaran düşman bir dünyaya yöneldik, onunla bütünleştik ve onu varlığımızın en esaslı unsuru saydık.. o kadar ki, bu dünyayı her zaman mihrâbımız gibi gördük, kıble-nümâlarımızla onu aradık.. ondan merhamet dilendik ve ondan hayır ümîd ettik. Onlar da sürekli bizim bu zaafımızı değerlendirip kendi dünyamıza, kendi tarihî dinamiklerimize itimâdımızı sarstı, şuurlarımızı dumûra uğrattı, irâdelerimizi felç etti ve bizi kapılarının âzâd kabul etmez köleleri haline getirdiler. Asırlarca, ne onlar cefâdan usandı, ne de bizler vefâda kusur ettik.. yıllar hep bir Muharrem gibi gadr u efgânla akıp gitti ve bu cennet ülke âdetâ bize bir Kerbelâ oldu.
Kaybolmuş o yıllardan, devamlı kulaklarımızda uğuldayıp duran ve tasavvurlarımızı bir sis, bir duman gibi saran bu zâlim dünyanın o günlere âit yalanlarını, vefâsızlığını, samimiyetsizliğini, istismârını bir kısım tedâilerle (çağrışımlarla) hatırladıkça, aradan bunca yıl, bunca zaman geçmiş olmasına rağmen, hâlâ ruhlarımızın isyanla kükrediğini, gönüllerimizin nefretle dolup-taştığını nabızlarımızın öfkeyle attığını hissediyor ve yenilerinin zuhûr edebileceği endişesiyle tir tir titriyoruz. Endişe ettiğimiz şeyler zuhûr etmiyor da değil.. işte yanıbaşımızda yıllarca devam eden Irak-İran kanlı boğuşması! İşte Azerbaycan fâciası!.. İşte “harap illeri, yıkılmış hânumânları, kimsesiz çölleriyle” hâlâ bir kan ve irin gölü gibi dalgalanıp duran Körfez, Irak.. ve şimdilerde Gazze!..
Evet, her fırsatta kendini medeniyetin beşiği, insanı, insânî değerlere taşıyan aydınlık koridorun ışık kaynağı ve devletler arası dengenin en önemli unsuru gören “Batı” dediğimiz bu insafsız dünya, hemen her zaman ya bizzat veya iğfâl ettiği bir kısım çapulcularla -hem de medeniyet adına- vahşetlerin en utandırıcılarını irtikâp etmiş, insanlığı ışığa çıkaracağım diye, yığınları sürekli kara delikler etrafında dolaştırmış ve dünyanın her yanında, milletlerarası muvâzeneyi bozucu karanlık oyunlar oynamış, akla-hayâle gelmedik entrikalar çevirmiştir.. hele İslâm dünyâsına karşı hiç mi hiç insaflı olamamış.. insaflı olmak bir yana, her fırsatta gelip gelip bu mazlum dünyâya yüklenmiş.. onu bölüp parçalamış.. yer yer ırk ve mezhep mülâhazasıyla bu koca âlemi birbirine düşürmüş, öyle kindâr, öyle kanlı bir ittifaktır ki, zamanın hiçbir diliminde ve tarihin hiçbir devrinde katiyen haçlı düşüncesinden kurtulamadığı gibi hilâli de hiçbir zaman hazmedememiştir.
Bu mağrur ve bencil dünyâ, her zaman kendisini medeniyet kürsüsünün biricik hatîbi, ilim ve düşünce hayatının en aldatmaz rehberi görmüş; dolayısıyla da herkesi cehâletle, barbarlıkla karalamış; tabiî, ona göre, bu câhil ve barbar yığınların (!) hakk-ı hayatı ve hikmet-i vücûdu olmadığından, onları ortadan kaldırmada da beis görmemiştir.. görmemiş ve bu vahşî, bedevî -gerçek vahşîler ve bedevîler zamanın tefsiri içinde ortaya çıkacaktır- milletlerin içişlerine karışmış; bu karışmayı da medeniyet ve demokrasi -bunca zulüm ve şenâate vize veren bu ucûbeler de ne ise?- hamleleri saymış; kan dökmüş, kan içmiş, ülkeler yakıp-yıkmış, idâre şekillerine müdâhalede bulunmuş ve kendi içindeki boğuşmaları aşabildiği ölçüde hemen her zaman başkalarıyla uğraşmış.. sonra da bütün bunları bir fazilet ve insanlık mücâdelesi gibi göstermeye çalışmıştır.
İhtimal ki, bugün hâlâ o, sebebiyet verdiği katliâmları, çiğnenen ırzları, pâyimâl olan nâmusları, gizli-açık yağmaları, bir temâşâ zevki içinde seyretmekte ve bu temâşâdan da, arenalarda ma’sum insanları, vahşî hayvanlara parçalatan nâpâk soyu kadar olsun teessür duymamaktadır.
Bir zamanlar Ortaasya ve Balkanlarda, tarihin en utandırıcı, en zâlim tahrip ve yağmalarını gerçekleştiren bu iki yüzlü dünyâ, mübârek soyumuzun bize emânet ve hâtırası olan bu ülkeleri bir baştan bir başa, günâhsız insanların gözyaşları, tâli’siz nesillerin al kanlarıyla suladığı gibi, şimdilerde yeni ilâve, yeni sistem ve farklı usullerle insaniyet-perverliğini, ruh asâletini (!) bir kere daha gözler önüne serdi ve kendini ispatladı…
Ah uğursuz insanlık! Sen, hem de medeniyet, demokrasi, hürriyet ve insan hakları gibi kelimelerin, dilden düşürülmediği ve edebiyatının yapıldığı bir çağda, binlerce ma’sum çocuk, tâli’siz genç ve bedbaht yaşlıların, bir kısım modern cellatlar elinde böyle parçalanıp-doğranmasına sessiz mi kalacaktın? Şeytanlara rahmet okutturan bu canavarlıklara alkış mı tutacaktın? Nerede Batının yüksek tirajlı gazeteleri! Nerede Times’ler, Washington Post’lar, Le Figaro’lar, Independent’ler, Le Monde’ler, Tribune’ler, Daily Telegraph’lar! Nerede insanlık için intişâr ettiğini dilden düşürmeyen büyük mecmualar! Nerede Observer’ler, Stern’ler, Newsweek’ler, Reader’s Digest’ler! Nerede dünyâ radyo ve televizyon kurumları! Bütün bunlar niçin sustular?!. Ve yazarken de mazlumları hakîr görüp zâlimlere “bravo” çektiler!..
Aman Allah’ım! Meğer menfaat hırsı, çıkar düşüncesi, İslâm düşmanlığı ve küfür yobazlığı insanları ne seviyeye düşürüyormuş?.. Biz hem muhteşem devirlerimizde hem de tâli’imize yenik düştüğümüz dönemlerde insanları hep azîz bildik, azîz tanıdık; başkalarının da böyle davranacağı kuruntusuna kapıldık. Ama; esefle ifâde edelim ki, şimdiye kadar pek çok defa aldandığımız gibi, şu anda da aldatılmak istendiğimizi görüyor ve “yazıklar olsun!” diyoruz. Yazıklar olsun asırlardan beri bize göz açtırmayan Batının kırk harâmilerine! Yazıklar olsun İslâm dünyâsını bir kere daha zulüm paletleriyle çiğneyip geçenlere! Yazıklar olsun denizlerimizi kirletip topraklarımızda kan seylâpları meydana getirenlere! Yazıklar olsun hunhâr haydutların katlettikleri bunca günâhsız insan karşısında sessiz kalanlara! Yazıklar olsun semâları titreten ma’sum çığlıklarını duyup ürpermeyenlere! Yazıklar olsun zâlime, zulmü alkışlayana ve bu kızıl kıyâmetten birşey anlamayana!
Biz, hicrân dolu sînelerimizin âhıyla inledik ve bir sürü “yazıklar olsun!” çektik. Bu önemsiz olabilir. Ne var ki, Gayretullâh’ın dile gelmesi böyle olmayacaktır. O konuşunca, bugünkü mağrur ve gaddar başlar “keşke..!” deyip iki büklüm olacak ve oturup ağlamaya bile fırsat bulamayacaklardır.
“Zâlimlere bir gün söyletir Kudret-i Mevlâ,
Tallâhi lekad âserakâllâhü aleynâ” (1)
(1) “Vallâhi, Allah seni bizden üstün kıldı.” (Yusuf, 12/91)
M.Fethullah GÜLEN ( Hoca Efendi )
Posted by: revival on: Ocak 12, 2009
hep bir şikayet memnuniyetsizlik benliklerde…
arayan ne aradığının farkında değil…
gözlerde bir boşluk
benlikler susamış, seraplar peşinde asude avare
kaldırımlar sır tutacak aşkı beklerken
fırtına habercisi uğultu kulaklarda…
yorgun bitkin acizliğin cüretkar tavırları manasızca yüzlerde maske…
Bugün eski türk sineması seyrettim, ne çok özlemişim..
Hayat insanı sürüklerken bir adım ötelere o kadar çok şey alıp götürüyor ki insandan. Gidenlerin bile farkına varamıyoruz. Dünden geriye hiç birşey kalmamış bugüne. Ne dost ne eş ne de … Kendi kendimizde bile değilken yanımızda olanları yamacımızda ummak ne kadar mantıklı olur ki (?)
Her doğan batmaya her gelen gideceğinin habercisi… Doğmak ölüme haberciyken, ben benden sonraya bir haber bırakamayacağımdan endişe duyuyorum…
dünden gelen özümden bir eser kulaklarımda son günlerde…
Posted by: revival on: Kasım 25, 2008

sularında kırılan ayna
kendisinden başka ne gösterebilir ki ?
Nazan BEKİROĞLU
Posted by: revival on: Kasım 3, 2008

Seher Yeli Nazlı Yare
Bildir Beni Bildir Beni
Düşmüşem Elden Ayaktan
Kaldır Beni Kaldır Beni
Söyle Güzeller Şahına
Yüz Süreyim Dergahına
Zehir Olam Kadehine
Doldur Beni Doldur Beni
Kul Ahmetim Gönül Versem
El Vurup Gülünü Dersem
Senden Gayrı Yar Seversem
Öldür Beni Öldür Beni
BİLDİR BENİ <=dinleyin
Seheri de gecesi farklı yare çekilen hasrette. hep hüzün vardır o vakitler içinde, sarar benliği başkalaşır insan.bedenin nerde olduğunun önemi yoktur, ruh olmak istediği hasret çektiği yerde nefesini tutar. çetin olan bu vakti hasret prangalarına tutsak geçirmek bile farklıdır…
gecenin sessizliğine adım atarak yâre doğru yola çıktığım an ; evimi, ailemi, sevdiklerimi geride bırakıp sadece özlediğim hasretiyle aylardır kavrulduğum yere doğru gitmek çok can acıtıcı. can acıtan geride bıraktıklarım değil di elbette , içimdeki hasret… Ruh dayanamıyor , hasretiyle yoğrulup yorulmuştu, yüzümde utanç ile kapıyı çalmak canı acıtan… gitmekden başka carede yok , başka carede istemiyorum… Sadece O kapıyı istiyorum… isteyen sadece ben değilim ; yaşadıklarım ve tanık oldum ki O kapıyı gören herkesin hep O kapıda olmak istiyor. bu durum karşısında söylenecek kelam yok …
şimdi ise evimde keyfe keder günlerde özlemim yine tetiklendi. ailem kadar şefkatli merhametli evim kadar sıcak Orası … annem in ve O nun sıcaklığını , gecenin soğukluğunda beni saran yorgan gibi ısıtmasını istiyorum… ne annem yanımda ne O…
Seher vaktinde acılan ellerde Beytullah etrafındakiler hürmetine seher yeli nazlı yare haber verirmi…
Posted by: revival on: Ekim 16, 2008
(yeşim/İstanbul)
geçmiş ile yaşamak can acıtıyor ama bir o kadar da ayakda durmasına vesile. yaşadıklarımız yaşanılanlar söylenilen sözler davranışlar gözlerdeki ışık öfke sevinç hüzün hiç biri aklımızdan çıkmıyor. çıkmasında faydası, zararı ne olur…
Olmuyor zaten istesekde istemesekde hep o geçmiş dediklerimiz orada bir yerde yaşandığı an daki yerlerinde duruyorlar. büyük gün geldiğinde onlarda sahne alacak …
adım adım ilerliyoruz içimdeki gizli geçmiş ile O büyük güne doğru…
Posted by: revival on: Ekim 3, 2008




( Yeşim-Şile )
yorumsuz…
Posted by: revival on: Eylül 29, 2008
Dua ile
Posted by: revival on: Eylül 28, 2008

bu afiş çok hoş yaa harika hatta
annem bu yazımı okusa eminim bana bir sürü şey söylemeye başlar…
ilk olarak ” boşuna oruc tutuyorsun böyle düşünerek “
aslında annem düşüncelerimin özüne değil de sadece yüzeyindeki sözlerimele cevap veriyor bana.
gecen hafta bankaya para çekmeye gittiğimde ramazan esintisi namına en ufak bir kıpırtı görmedim insanlarda…
hatırlıyorum eski den böyle değildi. oruç tutmayan insanlar daha saygılı hoşgörülüydü. kimseyi dışarda yemek yerken ya da bir şeyler içerken görmem mümkün değildi adeta. Lokantalar pencerelerine perde çekerdi.
yolda yürürken genç bir bey yüzüme sigara dumanını üfledi ya sabır dedim ilerledim… yol boyunca tüm lokantlar acık ve dışardan buyur ediyordu müşterilerini , cafeler ise yazdan kalma bahce dizyanını bozmamış müşterileride yazdan kalma son günleri en iyi nasıl kahve çay keyfiyle tamamlarız derdine düşmüş keyfi sefa ediyordu…
biz zaman aşımına mı uğruyoruz ?
yoksa ateş bizimi çağırıyor
Son Yorumlar