Kine Doymayan Dünya

Posted On Ocak 14, 2009

Kategori: Bir damla`bir dokunuş

Comments Dropped 4 responses

 

buyukresim1

Yaşama mücadelesi veren ve yarınlara ulaşmak isteyen her millet, ancak, kendi güç kaynaklarına, kendi mana köklerine, kendi dînine, kendi îmânına, kendi azmine dayandığı ölçüde mevcûdiyetini devam ettirebilir. Aksi takdirde, ne ayakta kalması ne de varlığını sürdürmesi mümkündür. Ya biz bugüne kadar öyle mi yaptık? Yıllar var ki, kanımızı emen, canımızı çıkaran düşman bir dünyaya yöneldik, onunla bütünleştik ve onu varlığımızın en esaslı unsuru saydık.. o kadar ki, bu dünyayı her zaman mihrâbımız gibi gördük, kıble-nümâlarımızla onu aradık.. ondan merhamet dilendik ve ondan hayır ümîd ettik. Onlar da sürekli bizim bu zaafımızı değerlendirip kendi dünyamıza, kendi tarihî dinamiklerimize itimâdımızı sarstı, şuurlarımızı dumûra uğrattı, irâdelerimizi felç etti ve bizi kapılarının âzâd kabul etmez köleleri haline getirdiler. Asırlarca, ne onlar cefâdan usandı, ne de bizler vefâda kusur ettik.. yıllar hep bir Muharrem gibi gadr u efgânla akıp gitti ve bu cennet ülke âdetâ bize bir Kerbelâ oldu.

Kaybolmuş o yıllardan, devamlı kulaklarımızda uğuldayıp duran ve tasavvurlarımızı bir sis, bir duman gibi saran bu zâlim dünyanın o günlere âit yalanlarını, vefâsızlığını, samimiyetsizliğini, istismârını bir kısım tedâilerle (çağrışımlarla)  hatırladıkça, aradan bunca yıl, bunca zaman geçmiş olmasına rağmen, hâlâ ruhlarımızın isyanla kükrediğini, gönüllerimizin nefretle dolup-taştığını nabızlarımızın öfkeyle attığını hissediyor ve yenilerinin zuhûr edebileceği endişesiyle tir tir titriyoruz. Endişe ettiğimiz şeyler zuhûr etmiyor da değil.. işte yanıbaşımızda yıllarca devam eden Irak-İran kanlı boğuşması! İşte Azerbaycan fâciası!.. İşte “harap illeri, yıkılmış hânumânları, kimsesiz çölleriyle” hâlâ bir kan ve irin gölü gibi dalgalanıp duran Körfez, Irak.. ve şimdilerde Gazze!..

Evet, her fırsatta kendini medeniyetin beşiği, insanı, insânî değerlere taşıyan aydınlık koridorun ışık kaynağı ve devletler arası dengenin en önemli unsuru gören “Batı” dediğimiz bu insafsız dünya, hemen her zaman ya bizzat veya iğfâl ettiği bir kısım çapulcularla -hem de medeniyet adına- vahşetlerin en utandırıcılarını irtikâp etmiş, insanlığı ışığa çıkaracağım diye, yığınları sürekli kara delikler etrafında dolaştırmış ve dünyanın her yanında, milletlerarası muvâzeneyi bozucu karanlık oyunlar oynamış, akla-hayâle gelmedik entrikalar çevirmiştir.. hele İslâm dünyâsına karşı hiç mi hiç insaflı olamamış.. insaflı olmak bir yana, her fırsatta gelip gelip bu mazlum dünyâya yüklenmiş.. onu bölüp parçalamış.. yer yer ırk ve mezhep mülâhazasıyla bu koca âlemi birbirine düşürmüş, öyle kindâr, öyle kanlı bir ittifaktır ki, zamanın hiçbir diliminde ve tarihin hiçbir devrinde katiyen haçlı düşüncesinden kurtulamadığı gibi hilâli de hiçbir zaman hazmedememiştir.

Bu mağrur ve bencil dünyâ, her zaman kendisini medeniyet kürsüsünün biricik hatîbi, ilim ve düşünce hayatının en aldatmaz rehberi görmüş; dolayısıyla da herkesi cehâletle, barbarlıkla karalamış; tabiî, ona göre, bu câhil ve barbar yığınların (!) hakk-ı hayatı ve hikmet-i vücûdu olmadığından, onları ortadan kaldırmada da beis görmemiştir.. görmemiş ve bu vahşî, bedevî -gerçek vahşîler ve bedevîler zamanın tefsiri içinde ortaya çıkacaktır- milletlerin içişlerine karışmış; bu karışmayı da medeniyet ve demokrasi -bunca zulüm ve şenâate vize veren bu ucûbeler de ne ise?- hamleleri saymış; kan dökmüş, kan içmiş, ülkeler yakıp-yıkmış, idâre şekillerine müdâhalede bulunmuş ve kendi içindeki boğuşmaları aşabildiği ölçüde hemen her zaman başkalarıyla uğraşmış.. sonra da bütün bunları bir fazilet ve insanlık mücâdelesi gibi göstermeye çalışmıştır.

İhtimal ki, bugün hâlâ o, sebebiyet verdiği katliâmları, çiğnenen ırzları, pâyimâl olan nâmusları, gizli-açık yağmaları, bir temâşâ zevki içinde seyretmekte ve bu temâşâdan da, arenalarda ma’sum insanları, vahşî hayvanlara parçalatan nâpâk soyu kadar olsun teessür duymamaktadır.

Bir zamanlar Ortaasya ve Balkanlarda, tarihin en utandırıcı, en zâlim tahrip ve yağmalarını gerçekleştiren bu iki yüzlü dünyâ, mübârek soyumuzun bize emânet ve hâtırası olan bu ülkeleri bir baştan bir başa, günâhsız insanların gözyaşları, tâli’siz nesillerin al kanlarıyla suladığı gibi, şimdilerde yeni ilâve, yeni sistem ve farklı usullerle insaniyet-perverliğini, ruh asâletini (!) bir kere daha gözler önüne serdi ve kendini ispatladı…

Ah uğursuz insanlık! Sen, hem de medeniyet, demokrasi, hürriyet ve insan hakları gibi kelimelerin, dilden düşürülmediği ve edebiyatının yapıldığı bir çağda, binlerce ma’sum çocuk, tâli’siz genç ve bedbaht yaşlıların, bir kısım modern cellatlar elinde böyle parçalanıp-doğranmasına sessiz mi kalacaktın? Şeytanlara rahmet okutturan bu canavarlıklara alkış mı tutacaktın? Nerede Batının yüksek tirajlı gazeteleri! Nerede Times’ler, Washington Post’lar, Le Figaro’lar, Independent’ler, Le Monde’ler, Tribune’ler, Daily Telegraph’lar! Nerede insanlık için intişâr ettiğini dilden düşürmeyen büyük mecmualar! Nerede Observer’ler, Stern’ler,  Newsweek’ler, Reader’s Digest’ler! Nerede dünyâ radyo ve televizyon kurumları! Bütün bunlar niçin sustular?!. Ve yazarken de mazlumları hakîr görüp zâlimlere “bravo” çektiler!..

Aman Allah’ım! Meğer menfaat hırsı, çıkar düşüncesi, İslâm düşmanlığı ve küfür yobazlığı insanları ne seviyeye düşürüyormuş?.. Biz hem muhteşem devirlerimizde hem de tâli’imize yenik düştüğümüz dönemlerde insanları hep azîz bildik, azîz tanıdık; başkalarının da böyle davranacağı kuruntusuna kapıldık. Ama; esefle ifâde edelim ki, şimdiye kadar pek çok defa aldandığımız gibi, şu anda da aldatılmak istendiğimizi görüyor ve “yazıklar olsun!” diyoruz. Yazıklar olsun asırlardan beri bize göz açtırmayan Batının kırk harâmilerine! Yazıklar olsun İslâm dünyâsını bir kere daha zulüm paletleriyle çiğneyip geçenlere! Yazıklar olsun denizlerimizi kirletip topraklarımızda kan seylâpları meydana getirenlere! Yazıklar olsun hunhâr haydutların katlettikleri bunca günâhsız insan karşısında sessiz kalanlara! Yazıklar olsun semâları titreten ma’sum çığlıklarını duyup ürpermeyenlere! Yazıklar olsun zâlime, zulmü alkışlayana ve bu kızıl kıyâmetten birşey anlamayana!

Biz, hicrân dolu sînelerimizin âhıyla inledik ve bir sürü “yazıklar olsun!” çektik. Bu önemsiz olabilir. Ne var ki, Gayretullâh’ın dile gelmesi böyle olmayacaktır. O konuşunca, bugünkü mağrur ve gaddar başlar “keşke..!” deyip iki büklüm olacak ve oturup ağlamaya bile fırsat bulamayacaklardır.

“Zâlimlere bir gün söyletir Kudret-i Mevlâ,
Tallâhi lekad âserakâllâhü aleynâ” (1)

(1) “Vallâhi, Allah seni bizden üstün kıldı.” (Yusuf, 12/91)

M.Fethullah GÜLEN ( Hoca Efendi )

asude

Posted On Ocak 12, 2009

Kategori: işte böyle birşey

Comments Dropped one response

hep bir şikayet memnuniyetsizlik benliklerde…

arayan ne aradığının farkında değil…

gözlerde bir boşluk

benlikler susamış, seraplar peşinde asude avare

kaldırımlar sır tutacak aşkı beklerken

fırtına habercisi uğultu kulaklarda…

yorgun bitkin acizliğin cüretkar tavırları manasızca yüzlerde maske…

Bugün eski türk sineması seyrettim, ne çok özlemişim..

Hayat insanı sürüklerken bir adım ötelere o kadar çok şey alıp götürüyor ki insandan. Gidenlerin bile farkına varamıyoruz.   Dünden geriye hiç birşey kalmamış bugüne. Ne dost ne eş ne de … Kendi kendimizde bile değilken yanımızda olanları yamacımızda ummak ne kadar mantıklı olur ki (?)

Her doğan batmaya her gelen gideceğinin habercisi… Doğmak ölüme haberciyken, ben benden sonraya bir haber bırakamayacağımdan endişe duyuyorum…

dünden gelen özümden bir eser kulaklarımda son günlerde…

hüzün

Posted On Kasım 25, 2008

Kategori: Blogroll, işte böyle birşey

Comments Dropped 2 responses

huzun1

 

sularında kırılan ayna
kendisinden başka ne gösterebilir ki ?

Nazan BEKİROĞLU

Bildir beni

Posted On Kasım 3, 2008

Kategori: işte böyle birşey

Comments Dropped 3 responses

Seher Yeli Nazlı Yare
Bildir Beni Bildir Beni
Düşmüşem Elden Ayaktan
Kaldır Beni Kaldır Beni

Söyle Güzeller Şahına
Yüz Süreyim Dergahına
Zehir Olam Kadehine
Doldur Beni Doldur Beni

Kul Ahmetim Gönül Versem
El Vurup Gülünü Dersem
Senden Gayrı Yar Seversem
Öldür Beni Öldür Beni

 BİLDİR BENİ  <=dinleyin

 

Seheri de gecesi farklı yare çekilen hasrette. hep hüzün vardır o vakitler içinde, sarar benliği başkalaşır insan.bedenin nerde olduğunun önemi yoktur, ruh olmak istediği hasret çektiği yerde nefesini tutar. çetin olan bu vakti hasret prangalarına tutsak geçirmek bile farklıdır…

gecenin sessizliğine adım atarak yâre doğru yola çıktığım an ; evimi, ailemi, sevdiklerimi geride bırakıp sadece özlediğim hasretiyle aylardır kavrulduğum yere doğru gitmek çok can acıtıcı. can acıtan geride bıraktıklarım değil di  elbette , içimdeki hasret… Ruh dayanamıyor , hasretiyle yoğrulup yorulmuştu, yüzümde utanç ile kapıyı çalmak canı acıtan… gitmekden başka carede yok , başka carede istemiyorum… Sadece O kapıyı istiyorum… isteyen sadece ben değilim ; yaşadıklarım ve tanık oldum ki  O kapıyı gören herkesin hep O kapıda olmak istiyor. bu durum karşısında söylenecek kelam yok …

şimdi ise evimde keyfe keder günlerde özlemim yine tetiklendi. ailem kadar şefkatli merhametli evim kadar sıcak Orası … annem in ve  O nun sıcaklığını , gecenin soğukluğunda beni saran yorgan gibi ısıtmasını istiyorum… ne annem yanımda ne O…

Seher vaktinde acılan ellerde Beytullah etrafındakiler hürmetine seher yeli nazlı yare haber verirmi…

adım adım

 (yeşim/İstanbul)

geçmiş ile yaşamak can acıtıyor ama bir o kadar da ayakda durmasına vesile. yaşadıklarımız yaşanılanlar söylenilen sözler davranışlar gözlerdeki ışık öfke sevinç hüzün hiç biri aklımızdan çıkmıyor. çıkmasında faydası, zararı ne olur…

Olmuyor zaten istesekde istemesekde hep o geçmiş dediklerimiz orada bir yerde yaşandığı an daki yerlerinde duruyorlar. büyük gün geldiğinde onlarda sahne alacak …

adım adım ilerliyoruz içimdeki gizli geçmiş ile O büyük güne doğru…

makinamdan yansıyanlar

 

 

 

 

 

 

 

 

 

( Yeşim-Şile )

yorumsuz…

Elveda Ya Şehr-i Ramazan

Posted On Eylül 29, 2008

Kategori: Bir damla`bir dokunuş

Comments Dropped 6 responses

( Yeşim / 29Eylül2008 05:15 )
Sizin Orada da yağmur yağıyor mu ? Burda ” Elvada Ya Şehr-i  Ramazan ” Serzenişleri , Rahmet damlalarıyla kucaklaşıp topraga  düşüyor.
Bu son sahuru, son seheri…
Kim bilir belki de görülecek son Ramazan ve Ramazandaki son DUA seferi…
Duayla belirleniyorsa kulun Rabbi cc kartındaki ehemmiyeti, dua edeni.

Dua ile

” ayşem sağol…baki dua ve muhabbetle sevgiler “

Ateş seni çağırıyoooo!

Posted On Eylül 28, 2008

Kategori: Blogroll

Comments Dropped 7 responses

bu afiş çok hoş yaa harika hatta :D

annem bu yazımı okusa eminim bana bir sürü şey söylemeye başlar…

ilk olarak ” boşuna oruc tutuyorsun böyle düşünerek “

aslında annem düşüncelerimin özüne değil de sadece yüzeyindeki sözlerimele cevap veriyor bana.

gecen hafta bankaya para çekmeye gittiğimde ramazan esintisi namına en ufak bir kıpırtı görmedim insanlarda…

hatırlıyorum eski den böyle değildi. oruç tutmayan insanlar daha saygılı hoşgörülüydü. kimseyi dışarda yemek yerken ya da bir şeyler içerken görmem mümkün değildi adeta. Lokantalar pencerelerine perde çekerdi.

yolda yürürken genç bir bey yüzüme sigara dumanını üfledi ya sabır dedim ilerledim… yol boyunca tüm lokantlar acık ve dışardan buyur ediyordu müşterilerini , cafeler ise yazdan kalma bahce dizyanını bozmamış müşterileride yazdan kalma son günleri en iyi nasıl kahve çay keyfiyle tamamlarız derdine düşmüş keyfi sefa ediyordu…

biz zaman aşımına mı uğruyoruz ?

yoksa ateş bizimi çağırıyor :(

Yüzün altındaki ALTIN ” Harranlılar”

Posted On Eylül 28, 2008

Kategori: Menzil

Comments Dropped 22 responses

 

Geçikmiş bir paylaşım. Geçtiğimiz yaz aylarında tanıştırıldığım bir topluluk vardı.İsimleri yoktu ama her birinde bir Ayşe bir Fatma izi vardı… Çok değerliler nazara erişimleri yüksek… Bunu ne kendileri nede cevresindekiler pek anlamamışlardı galiba.Yüzlerinde ayrı bir renk,bizim (benim) alışık olmadığım(ız) . Cene ve dudak kısımlarındaki dövmeler ile renklerine renk katan Harranlı kadınlar idi bunlar. Dünyaya geldikden çok kısa süre sonra aile büyükleri tarafından yapılıyormuş bu dövmeler. Benim cehaletim orda da kendini sergilemekten kendini geri alamadı. Dövmeleri ilk gördüğümde yara olarak değerlendirmiştim. O bekleme esnasında içim ezilmişti. Oysa ki o mavi eşarplarınına kiminin siyah kimin mavi gözleri ayazdan kararmış tenlerine uyum sağlayan benim deyişimle aksesuarları imiş o dövmeler.
İlk tanışmamız bir yeni gelin ile oldu. Yaşı bir hayli küçük ama yaşadıklarını oldukca büyük bir gelin idi o .Taşıdığı yükün altında ezilmiş ama öyle bir teslimiyeti vardı ki hepimizi etkiledi,  bizleri ezip geçti …
Uzun uzun sohbet ettik. Söylediği bazı sözleri anlamadım ama bakışları aslında onu anlatıyordu.
O nasıl bir teslimiyet dedim hep.Yaratıcıya olan inancı teslimiyeti benim gibi bir acizin ifadelerine layık değil.Eşine aile büyüklerine de sorgusuz sualsiz teslim olmuştu…Gözlerinde insanı başka diyarlara götüren bir çekim vardı…

O ilk tanışmamıza vesile olan bekleme yerinden ayrılma vakti gelmişti. Bekleme yerinin nazarı sarmıştı herkesi. Geline bakmaktan kendimi alamamıştım gözlerindeki o nemlilik ellerinin semaya acılışındaki edebini….

İkindi akşama dönüyordu hanenin duvarına sırtımı dayamış batan güneşi seyrediyordum… Epey kalabalık bir halka oluşturmuştuk.Biri vardı hemen yanıbasımda kaside söylemeye başladı. Çaylarımızı yudumlarken herkesin gözlerinden  yaşlar günah kirlerini akıtırcasına akmaya başladı.

Yanıma yaklaştığın farkına varmıştım ama gözümü kaldırıp bakmaya cesaretim yoktu. Geldi…Biraz bekledi öylece.Çekindiğini düşündüm ve gözlerimi kaldırıp yüzüne tebessüm edip buyur ettim… O yaralı gönül kasideyi söylemeye devam ediyordu… Harranlı gelin ellerinin her çatlak izinde emeklerini bizlere sergilercesine ellerini yüzüne koydu. Çok geçmedi seslendi. ” Sofi” ” Sofi” … Elinde tütün daha önce hiç denemediğim birşeydi. Kırmak istemedim kendi yakmış uzatıyordu.Aldım tebessüm ile. Çiğerlerimi bıcak etkisi yapan bir etki gücüne sahip bir sarma tütün idi. Gözü gözümde idi. O nasıl edep nasıl adap aklım ermedi.

Tabi unutulmaz karelerden biride Harranlı çocuklardı. Ele avuca gelmiyorlar. Söz dinlemiyorlardı veya benim sözlerimi anlamıyorlardı ondan etki gücü olmadı…

Artık hava kararmıştı. Günün yorgunluğu manevi olarak bünyeleri sarsmış ve bir mahmurluk vermişti aciz vucutlarımıza.Yataklarımızı alıp dışarda yıldızlar altında geceyi gecirmek için yerlerimizi yapmaya başladık…Tamam gözlerimizi kapamak üzereydik ki bir patırtı… Evet Harranlı ufaklıklar iş başında. Gözlerine ilk kestirdikleri ayakkabıları ayaklarına takıp kaçışlarına annelerinin müdehalesinin patırtısıydı bu…

Güneş güne ilk ışıklarını sacmaya başlamıştı kuş sesleri eşliğinde… Çocukların sesleri kuşlara eşlik ediyor… Eller açılmıştı semaya dua üstüne dua yakarışlar göz yaşları eşliğinde sel olup akıyordu…Dün oluşturduğumuz grubumuz  ile yıne bir araya geldik.Namazlıklarımızı serdik aynı anda Allah ın huzuruna farklı dilek ve umutla ile el acıp af diledik. Ardından kahvaltılarımızı yapıp çaylarımızı içtik… Artık sıra vedalaşmaya gelmişti. Tek tek hepsiyle helalleştik gözlerimiz de nem vardı O Kutlu yerden ayrılmanın hüznü sarmıştı benliğimizi… Boğazımızda düğümlenmişti tüm sözler çıkmaya takati yoktu.Helallik almanın en zor ve yüzümüzün kızarıklığın utancı ile çıktık Markada dualarımızı edip araclarımıza bindik….Gözlerimiz ve ellerimizin buluştuğu O yerde buluşmak ümidi ile…

” Sevginin ehli Ehli Beytin ahir zamanı Onlar… O hanenin içindekilerin bizlere sundukları en değerli şey idi galiba. Sevgi…Nakkaşın üstadı oldukları bize her ilmekte inceden inceye o Sevgiyi işlemelerinden… Mevla cc Sadatlardan razi olsun ve Harranlı kadınlardan…”

Sevgilerimle…

 

( bu yazıyı ve yapılan yorumları Tarihin derinliklerine saklamaya gönlüm razi olmuyor )

olabilir (mi ? ) !

Posted On Eylül 23, 2008

Kategori: Bir damla`bir dokunuş, Blogroll

Comments Dropped 2 responses

Kadir gecesi olabilir (mi? ) !!!

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »